Skip to content
MEHMET NAMİ UYAV VE GÜLLÜK GULETLERİ PDF Yazdır E-posta

- Bize kendinizden söz eder misiniz?

- 1952, Güllük doğumluyum. Babam Ali Uyav, annem Muzaffer Uyav. Bu işe, 6 yaşında dedem (Mehmet Uyav) ve babama çıraklık yaparak başladım. Dedemin babasının ismi de Nami, Nami kaptan... Ben hem dedemin hem büyük dedemin ismini almışım; Mehmet Nami Uyav. Büyük dedem,  Girit-İskenderiye ve Bodrum seferleri yapan, 250 tonluk kalyonu olan bir Girit Türk’üydü. 1924 mübadelesinde Bodrum’a gelmiş. Sonraki yıllarda, Güllüğün bir ticaret merkezi olması nedeniyle buraya yerleşmiş. Önceleri, arıza yapan gemi ve teknelerin bakım ve onarımları için belli aralıklarla buraya gelip gitmiş.

O yıllarda, mübadelenin olduğu yıllarda, Bodrum’da hiçbir şey yok, iş yok-güç yok. Güllük o zamanlar, ekonomik canlılık bakımından Bodrum’dan daha ileri düzeyde bir yermiş. İkinci Dünya savaşı sırasında Fransız savaş gemileri Bodrum’u bombaladıklarında, o sırada dedemin kalyonu kalenin arkasında demirliymiş. Dedemin kalyonu isabet alıyor ve bazı teknelerle birlikte batıyor. Dedem ondan sonra, yaşlandığı için de denize çıkmıyor artık. Karaya çıkıyor. Kendisine bir sandal yapıp, balığa çıkıyor ya da Güllük’te deniz navlunu yapıyor.

 

-          Bu iş sizde nasıl başlıyor?

-          Onun oğlu Mehmet usta, Yunan adası olan Kalimnos’a gider.  Orada tekne yapım ustalarının nasıl çalıştıklarını gözlemiş, tenha yerlerden onları izlemiş, hatta bir ağacın başına çıkmış, uzun süre izlemiş ve onların sala dediğimiz tekne planını görmüş. Yapılan işlerin planını kafasına yerleştiren dedem, sonra Bodrum’a döner, orada ilk teknesini yapar. Dedem teknesini yapmış, denize atacağı sırada, babası Nami Kaptan gelmiş, Giritli şivesiyle, bire Memeto, bu biraz mavnaçi(kaba) oldu demiş. Dedem üzülmüş, yakmak istemiş tekneyi. Arkadaşları, sen bunu bir denize art bakalım, yüzecek mi, yüzmeyecek mi bir gör, kusuru var mı yok mu bir bak, kusuru varsa düzeltirsin, emeklerini heba etme demişler. Tekneyi denize atmışlar, teknenin yüzmesi öyle başarılı olmuş ki, yelkenle seyrinde tekne hayranlık uyandırmış o zaman. Nitekim daha sonraları, onunla, Turgutreis’ten Güllüğe karpuz ve zerzevat çekmişler. Tekne uzun yıllar deniz ticaretinde kullanılmış. O zaman teknelere bir isim konuluyor. O zamanın liman reisi de, dedemin teknesinin ismini “Semerrei Sebat” koydurmuş. Yani azmin ürünü, sabrın zaferi, kendi azmiyle bir şeyler yapan anlamında. Sonra Yunanlılar bu tekneyi çok beğenmiş, onu almışlar, yerine başka bir tekne vermişler. Dedemin teknecilik hayatı böyle başlamış.

-          Bu iş size dededen kalma bir meslek, uğraşı mı?

-          Evet. Dedem uzun yıllar Bodrum’da, tirhandil ve baltabaş yaptıkları Kumbahçe sahillerinde çalışmış. O tekneleri yaparken, Cevat Şakir de Bodrum’daymış. Büyüklerim onu anlatırken, mütevazi(alçakgönüllü) bir insan olduğunu söylerler. Talaşların üzerine hafif yaslanır, dedemin çalışmalarını izlermiş. Sonra onun samur fırçaları varmış. Yapılan teknelerin isimlerini de hep o yazarmış. Güzel bir yazısı varmış. Daha sonraki yıllarda, Güllük ticaret limanı-merkezi olduğu için, babamla dedem Güllük’te çalışmışlar. Buraya gelip gitmişler. Buradaki tekneleri tamir etmişler, motor bağlamışlar, tekrar geriye dönmüşler. Adnan Menderes zamanında bu bölgede toprak reformu yapılmış. O zaman zeytinliği almışlar. Sonra ekonomik durumları düzelince tekne yapım yeri olarak kullandığımız Zenger Otelin altında, şimdiki evimizin bulunduğu yeri almışlar, 1300 metrekarelik bir yer. Burayı atölye yapmışlar. 1963 yılında dedem rahmetli olunca, babam da orayı atölye olarak kullanmaya devam etmiş. Burada Amerikalı birine tekne yaptılar.

-          Başkalarına da tekne yapmışlar mı?

-          Evet. Eskiden polyesterler yoktu, perçin tekneler yapılırdı, sürat tekneleri yapılırdı. Göltürkbük’ü, Turgutreis’ten, Didim’e kadar bu bölgedeki kişilere, Söke’nin beylerine tekneler yapmışlar, tenezzüh(özel gezi) tekneleri… Dalyanlara balıkçı kayıkları yapmışlar. O günün şartlarında ihtiyaç tekneler neyse, onları inşa etmişler. Ama dedem ölmeden önce, Bodrum’daki, bizim de akrabamız olan Özkaplanlar’a bir trol teknesi, gulet inşa etmiş. İstanbul Et Balık Kurumu gemi mühendisleri, o teknenin yapım tekniğini çok beğendikleri için,  dedemin model yaptıktan sonra tekne yaptığını görmüşler ve gemi mühendisliği tekniği ile planını çizivermişler. Soğukhava deposunu ve kamarasını çizivermişler. Teknenin yapım tekniği ve dizaynı çok hoşlarına gitmiş. Nitekim uzun yıllar Egenin sularında nam saldı bu tekne. Adı da “Ege Gülü”ydü. Onun benzeri, onun gibi alımlı, onun gibi hızlı ve denizci bir tekne yoktu bu bölgede. 1958’de Ege’de en güzel ve en büyük guletti. 18 metre uzunluğundaydı. Uzun yıllar Ege’de trol avcılığında kullanıldı. Daha sonra İskenderun tarafına satıldı.

-          Dedeniz tekne imalatı dışında başka işlerle de uğraşır mıydı?

-          Dedemin tekne ustalığının yanında denizciliği de vardı. Denizde sünger avcılığı da yapmış. Ege’ye özgü tirhandillerin en güzel tasarımlarını taşıyan tekneleri yapmış. Tirhandil, boyunun 1/3 oranında genişliği olan tekne anlamındadır. Adalarda gelip burada tirhandil yaptıranlar oldu. Babam ve dedem, en güzel tirhandilleri yapmışlar. Onların yaptığı her tür tekne herkes tarafından beğeniliyordu. Güllük’te yapılan teknelerin ünü tüm dünyaya yayılmıştı. Bu sayede Güllük’ün de güzel reklamı oluyordu. Bunların boyu 5 metreden başlar 22 ve 32 metreye kadar devam ederdi. Bunlar, eskiden süngerci teknesi olarak kullanılmış. İçi geniş olurdu bu teknelerin. Süngercilik ve navlun(deniz taşıma) işi yapanlar bu teknelerle rahat etmişler. Bir de kendine özgü bir başformu vardır. O da baştan gelen dalgalara karşı çok mukavim(dayanıklı) olduğu için, bu tekneyi denizciler çok beğenmişler. Sonra biraz alttan kısa, çok çabuk manevra yapma özelliğine sahip olduğu için, rahat dönüş yapabildiği için; denizciler bu tekneleri uzun yıllar güvenle kullanmışlar… Kangava dediğimiz sünger avcılığında da bu tekneler çok kullanılmıştır. Neden çok kullanılmış? Dalgıç sünger kesmek için denize daldığı zaman, onun indiği yerden yukarı doğru hava kabarcıkları çıkar. Dalgıç aşağıda kayaların arasında gezerken, hareket halinde tabii… Bizim tirhandildeki dümencinin görevi de, dalgıcın o hava kabarcıklarına göre hareketini takip ederek, üzerinde dönüp, hortumun gerilmesini engellemek gibi bir görevi var. Çok çabuk dönüş ve manevra yaptığı için, süngerciler de onun için tercih etmişler bu tekneleri.  Mesela 9 metrelik tekneleri alan çok çıkıyor. Rüzgârla(yelkenle) sünger çekiyorlar, tirhandil de rüzgâra ve yelkene uygun bir tekne olduğu için, süngerciler tarafından çok tercih edilen bir tekne olmuştur. Bir denizci için tirhandil sahibi olmak, hayallerin en güzelidir. Denizci, tirhandilde kendisini güvende hisseder, o denizleri hep tirhandille güvenli bir şekilde aşacağına inanır. Tirhandil, karada en zor şartlarda hareket eden bir araç gibi denizde en zor şartlarda hareket eden bir deniz aracı olmuştur.

-          Dedenlerin Güllük’le tanışmaları nasıl oldu?

-          Dedemler, 1942-1945 arası buralara git-gel yapıyorlardı. Bodrum'dan geliyorlar, iki-üç ay burada çalışıyorlar, ondan sonra gerisin geri gidiyorlar. Bir zaman sonra bundan bıkmışlar artık. Konar-göçer olmaktan yorulmuşlar.  Bu ara kazandıklarıyla buralardan yer almışlar. Burada bir deniz trafiği yoğunluğu, sirkülâsyonu var. Burada onlar açısından iş çok. Bodrum’da buradaki gibi bir iş yok o zaman. Mesela Tarı vapuru buraya geliyor, Ankara vapuru buraya geliyor. İstanbul’dan buraya bakliyat geliyor, her türlü mal geliyor. Buralar o zaman güvenli limanlar. Hem savunma açısından, hem fırtınalı havalara karşı. Burası bir bakıma iç deniz. Mesela İasos da, bağlama limanıdır. Yani gemi yanaşma yeridir. Korunaklı bir limandır orası da. Milas’ın sabunları, zeytinyağları buradan gemiyle İstanbul’a gider. Gazyağı buraya, gazhaneye geliyor ve buradan dağıtımı yapılıyor. O zaman Milas-Söke yolu yok. Aydın bölgesinin ticareti, Aydın-Çine yolu üzerinden buradan yapılıyor. Burada deniz işinde kullanılan, teknelerin, maunaların, şatların tamir ve bakımı, motor oturtmaları, motor bağlamaları gibi durumlarda ustaya ihtiyaç var, o zamanlar da usta olmadığı için dedem sık sık buraya geliyor, buradaki işleri yapıyorlar. Dedem, babam ve gençlik yıllarında amcam Sezai Uyav; hep birlikte burada çalışmışlar. Biraz para kazanınca, ekonomileri iyi olunca; artık gidip gelmeyelim, burada kalalım diyorlar ve buraya yerleşiyorlar.

-          Güllük’te tekne bakım ve imalatını nerede yapıyorlarmış?

-          Bodrum’dan buraya gelip giderlerken İngilizler’e ve Rumlar’a ait binaları kullanmışlar. O sıralar Bodrum’dan Ziya Toker’ler de gelmiş. Şükrü Toker'ler gelmiş. Onlar burada yağhane işletmişler. Dalyanı işletmişler. Yunanistan’a balık ihraç etmişler. Hollanda’ya yılan balığı ihraç etmişler. Güllük dalyanındaki kefallerin yumurtalarını çıkarıp, bunları işleyerek, İstanbul pazarına, İzmir pazarına göndermişler. Yani Güllük’te o zaman iyi bir ekonomik gelir elde etme durumu var. Başka yerlere göre iyi bir kazanç elde etme durumu var. Bundan dolayı dedem, babam burada kalmış. Faaliyetlerine burada devam etmişler. Ben burada dünyaya gelmişim.

-          Tekne imalatı işi her zaman iyi gitmiş mi?

-          İkinci dünya savaşından sonra işler iyice gıdalınca(azalınca), tekne yapımı durunca, dedem sandalye, masa yapma işine başlıyor. Yaşamını sürdürmek için mecburen bu işlere başlıyor. Kayık marangozu ayrıdır; kapı, pencere, mobilya, doğrama marangozu ayrıdır. Bunların hiç, birbirine benzer tarafı yoktur. O yıllarda, ekmeğin karneye bağlı olduğu yıllarda, dedem Bafa gölünde balıkçılık yapmış. Sonraki yıllarda babamla birlikte “Ege Gülü”nü(1958’de) yapmışlar. Milas’ın zenginlerine sürat tekneleri, botlar yapmışlar.

-          Ege Gülü’nden söz eder misiniz?

-          “Ege Gülü”, bu bölgenin ve Bodrum’un en büyük guletiydi. Bu tekne Ege’nin en güzel teknesiydi. Onu Bodrum’da kız kardeşinin beyine yapmışlar. Babaları Ethem Özkaplan, oğlanları İsmail-Hüseyin, Mehmet ve Erol Özkaplan. Mehmet ve Erol Özkaplan, bir süre dedemin yanına gelip giderek kayık sanatını öğrenmişler. Dedemin yetiştirdiği ustalardan birisi de Bodrum’da, Ziya Güvendire ustadır. O da daha sonra pek çok usta yetiştirmiştir. Onun da dedem Mehmet Usta’nın akrabası olduğu söylenir. Dedem Bodrum’a gittiğinde, Ziya Usta dedemin elini öperdi. Bodrum’da Çolak Erol usta, Ziya ustanın çırağıdır. Erol Usta’nın Bodrum’da Ağantur isimli bir tersanesi vardır. Kaza sonucu, bir kolu dirsekten kesilmiş. Ona rağmen işini ve sanatını devam ettirmiş. Hatta babama demiş, Ali abi gel, Bodrum’da iş çok, orda bu işi yapalım, seninle birlikte çalışalım demiş. Sonraki yıllarda benim devraldığım gibi babamın deniz fenerciliği işi olduğu için bu teklifi kabul etmemiş. Babam deniz feneri memurluğu yaparken aynı zamanda kayık da yapmış. O görevinden dolayı o daveti kabul edememiş. Dedemle başlayan bu tekne yapım işi biz torunları vasıtasıyla bugün de devam ediyor. Bodrum’dan Mercan Mehmet usta, hâlâ beni ziyaret eder, yaptığım teknelere bakar ve şöyle der: “Siz de, biz de güzel tekneler yaptık. Bu sanat, bu bölgede, dedeniz sayesinde hayata geçti. Onun sayesinde ekmek yiyoruz.” Dedemden tevazuyla ve saygıyla söz ederdi.

-          Dedenle ilişkiniz nasıldı?

-          Dedem, ilk Ege Gülü teknesini kurduğunda her gün bana 25 kuruş harçlık verirdi. Altı yaşındayım o zaman. Ege Gülü’nün omurgasının üzerine, postaların oturduğu çizgileri kesiyordu dedem. Ona yakın durdum böyle, ben de parayı bekliyorum. Testerenin ucundan çıkan talaş çizginin üzerine birikince, ben onu üfledim, çizgi ortaya çıksın diye. Dedem çizgiyi göremez diye üfledim ben. Yaşlı, gözleri görmekte zorlanıyor. Benim bu hareketim onun hoşuna gitmiş. O zaman dedem babama dönerek, “Ali Ali, gördün mü benim torunumu, bana nasıl çıraklık yapıyor, bundan sonra benim çırağım o…” dedi.  Dedem o zaman 60 yaşlarındaydı, gözlük de kullanıyordu. Çizginin üzerine talaş birikince, aynı aralıkta devam edemeyecekti… Ben dedemin ve babamın yanından hiç ayrılmadım. Okula gittikten sonra da, tatillerde hep onların yanında çalıştım.

-          Dedenler Güllük’e yerleştikten sonraki çalışmalarını anlatır mısınız?

-          Dedemler buraya yerleştikten sonra birkaç yerde atölye açtılar. Şimdi Lale Yat’ın olduğu yerde bir taş bina vardı. 10x10 ölçülerinde bir binaydı bu. Eskiden binalar hep deniz kenarına inşa edilirmiş. Orada çalıştılar. Atölye yaptılar orayı. O zaman Kazıklı’dan, Akbük’ten orman kerestesi denizden gelirdi. O keresteleri taşımak üzere, Güllüğün eski muhtarlarından Bahri Kaptan’a 9.5 metre uzunluğunda bir tekne yaptılar.  Teknenin ismi Coşkun’du. O zamanlar Kazıklı, Akbük ve Gurin(Kıyıkışlacık) denizden Güllüğe bağlantılıydı. Buraların Milas’a kara bağlantısı yoktu. Buralarda yaşayan insanların Milas salı pazarına gidiş-gelişleri, Güllük üzerinden olurdu. Haftanın belli günleri, Güllük’ten motorlar gider buralara, yolcuları alır, Güllüğe getirir, dönüşte de gidecekleri yerlere bırakırlardı.

-          Bu işte sıkıntılar yaşadınız mı?

-          Yaşadık. Lütfullah Kitapçı’nın Bodrum’dan gelen Ziya Toker’den aldığı bir yer vardı. Balıkçı Barınağına varmadan önce belediye oraya küçük bir park yaptı. Ali Sürücü’nün yaptığı binayı hemen geçince. Orada atölye yaptılar. Sahilde yer olmadığından dolayı, denizden uzakta tekneleri yapıp onları kızaklarla denize indirdik. Kıyı Kenar Kanuna göre bunların denize sıfır yerlerde yapılması gerekiyor. Ama biz bunu hep denizden uzakta yaptık. Dileğimiz, arzumuz bunu denize sıfır noktalarda yapmaktır. Mesela şimdi ben denizden çok uzakta, Güllüğe 18-20 km uzaklıktaki Milas-Baharlı köyüne yakın olan sanayi sitesinde bu işi yapıyorum. Tabi bu durum bizim için bir dezavantaj… Dedem ve babam eski Güllük top sahasının olduğu yerde de maunaları, şatları tamir etmişler. Bocurgatlarla, 10-12-15 metrelik maunaları, tekneleri karaya çeker, tamirleri yapıldıktan sonra denize salarlarmış. Bocurgat, silindir şeklinde olan ve tekneleri karaya çeken telin dolandığı bir çeşit makara. Bu, 4 kişi tarafından çevrilerek hareket ettirilirdi. Bu makara, döndürülürken gacır-gucur yaptığı için bu ad verilmiştir.  Babam, 1971’de rahmetli oldu.

-          Dedeniz ve babanızın tekneleri ünlü müydü?

-          Evet. Dedemle babamın atölyeleri, bölgenin en ünlü atölyesiydi.  İşçilik kaliteleri çok yüksekti bir kere. Mesela İzmir’in kikleri meşhurdur. Buradan İzmir’e o teknelerden yaparlardı. Tenezzüh(şahsa ait) tekneleri yaparlardı. İstanbul’dan gelirler, sürat tekneleri yaptırırlardı. Babamların yaptığı tekneler daha hızlı giderdi. Bizim tekneler, dizaynlarından yani denizciliğe uygun olmalarından dolayı tutuluyordu. Mesela Menderes nehrinde köprüler yokken, dedem burada tekne yapmış, o tekneler Büyük Menderes nehrinde yük ve yolcu taşımış. 9 metre uzunluğundaki bu tekneler Serçin’den Balat’a kadar yolcu ve yük taşımış. Bu teknelere de akıntıya uygun, manevra kabiliyeti nehrin yapısına uygun olarak yapılmış. Dedem bu alanda, gerçek bir ustaydı, bir anlamda bu işin piri ve üstadıydı. Tabi bunu daha sonraki yıllarda çok daha iyi anladık. Hala, keşke sağ olsaydı da, bize bir şeyler söyleseydi deriz.

-          Süngerci Ali Cengiz’in dedenizle olan diyalogu neydi?

-          Dedemin tekneleri başkadır. Başkalarıyla kıyaslanmaz. Şöyle bir örnek vereyim. Bodrum’un meşhur sünger tüccarı Ali Cengiz, bir gün gemiyle İstanbul’a giderken, gemi buraya uğruyor ve dedeme, “Yavv Memet Usta, senin yaptığın kayıklar başka” demiş. “Karaya çekiyoruz, sodalı suyla yıkıyoruz altını, ondan sonra boyasını yapıyoruz, atıyoruz denize. Ne açıyor, ne kalafat istiyor, ne çivi istiyor. Senin tekneler bambaşka” dermiş. Bodrum’un en saygın ismi olan Hasan Subaşı’lar, Bodrum’da o kadar tekne atölyesi varken, gelip bize, 23.50’luk gulet yaptırmışlardır. Bir Belçikalı, 50 tekne içinde onu görmüş ve beğenmiş. Bir de, bunun yapıldığı atölyeyi görmek istiyorum demiş. Geliyor, bizi görüyor. Tezgâhımızda dört tekne var yapım halinde. Hah, bu tekneyi, bu atölye yaptıysa, biz bu tekneyi alırız diyor.

-          Tekne imalatınızda sonraları nasıl değişiklikler oldu?

-          Sonraki yıllarda, dedem, bakır perçin sistemini kullandı. İstim eğrileri, bir masif ağaçtan yapılırdı, bir de ahşapları buharla eğrilterek yapılırdı. Hafif ve sürate uygun teknelerin inşasında hep bakır perçinler kullanılırdı. Perçin dediğimiz şey, bir tür sıkıştırma… Mesela İzmir’de NATO’da görevli bir Albay, gelip babama sürat(hız) teknesi yaptırmıştır. O zamanki şişme botlar onu geçemiyorlarmış. Yelken de gene başarılıymışlar. Denizcilikte, zor durumda kaldığınız zaman, o Yunan adası bile olsa, limana sığınabilirsiniz ama karaya çıkamazsınız. Orada geceyi geçirirsiniz ya da tamirinizi yaparsınız, sabah ayrılırsınız. Buna denizcilikte bocalama derler. Dedem tirhandile Yoran’dan(Didim’den) tütün yüklemiş, böyle zor bir durumda, Sisam adasının Tigani limanına girmek zorunda kalmış. Tekne çok güzel tabi, Yunanlılar hep toplanmış, büyük bir tirhandil, liman başkanından izin istemişler, tirhandili yanaştırmışlar iskeleye, bunu kim yaptı, nerede yapıldı diye sormuşlar. Dedem güzel bir Rumcayla ben yaptım deyince, bu sefer Sisamlılar, usta bunu sen yaptıysan, bu teknede işin ne demişler. Ben denizciyim, teknemi deniyorum demiş dedem. Sonra onunla Madurha ve Hayfa açıklarına sünger avına gitmişler. Dedemin yetiştirdiği ustalar şöyle der: “Biz o tirhandilleri biliyoruz. Motor saplamalarının yerlerini bile bulamadık.” O teknelerle ilgili övgüleri hâlâ duyarız.  Ben bi seferinde, Bodrum’a akrabaların yanına gitmiştim. Bir sohbet sırasında, tekne işine başlayacağımı söylediğimde, Ege Gülü gibi bir tekne yapacaksan, dedenin şanına uygun tekne yapacaksan yap, yoksa bu işe hiç başlama dediler. Dedemin teknelerini diğerlerinden daha farklı ve iyi yapan şey; dedemin bu konudaki bilgisidir… Dedem, denizde seferler yaparken, dolaştığı yerlerdeki tekne modellerini incelemiş, onları iyice değerlendirmiş ve ondan sonra bu işe başlamış. Dedem önce yapacağı teknenin modelini, tasarımını, çizimini yapar, oradan endaze çıkarır, daha sonra teknenin inşasına başlardı.

-          Teknelerinizin denizcilik literatüründeki yeri nedir?

-          Bizim guletlerin dünya denizcilik literatüründe(edebiyatında) yeri vardır. Biz İtalya’ya tirhandil yaptık mesela. Üç defa dünya turu atmış guletlerimiz var. Oteller zinciri olan bir Avusturyalı işadamına, Mis Avusturya isimli, 1992’de Türkiye’de yelken alanı en büyük olan guleti inşa ettim. İki direği olan, 450 metrekare yelken alanı olan, Rodos-Marmaris arasında, o gövdesiyle, 12 mil hız yapmış bir tekne. O iri gövdeyle, hiçbir tekne bu hızı yapamaz ama bizim inşa ettiğimiz gulet bu hızı yaptı.  Bu tekne, İtalya’ya gitmiş, oradan Karayip adalarına gitmiş. Bu tekne 14 yıl sonra Türkiye’ye geldi ve burada satıldı. Şimdi Turgutreis’te... Bir gulet ne kadar çok suya oturursa, denge unsuru o kadar yüksek olur. 550 metrekare yelken alanı olan uskunalar yaptık. Yabancılarda scuunerdir. Türkiye’de uskunadır. Bir guletimiz Adriyatiğe gitti. Çift direkli, 18.50 metre. Yuğoslavya’dan bize tekne sipariş ettiler.

-          Yabancılar tekne yaptınız mı?

-          Evet. Bir yabancı tekne yaptıracağı zaman gelir incelerler. Kameraya çekerler. İyice incelerler, ondan sonra sipariş verirler. Yabancının parasını almak çok zordur. Fransızlara iki tane gulet yaptık. Birisi doktor, birisi mimardı. Avustralya yakınındaki Fransız kolonilerine gitmek istiyorlar.  Modeli yaptık. Maketini istediler. Maketi Fransa’ya götürdüler. Bir tanesinin kayınpederi, Fransa Deniz Kuvvetlerinde Albaymış. Maketi ve modeli inceliyorlar ve tamam diyorlar. 18.50 metre uzunluğunda, iki direkli, 2.75 m. su keseni, derin salması olsun istiyoruz diyorlar. Bizim model oradaki bilirkişi tarafından kabul görmüş. Biz o tekneleri inşa ettik. Bodrum kupası yelken yarışlarında, bizim guleti geçemediler. Kendine özgü karakteristiği olan ve bu karakteristiğini her zaman koruyan tekneler inşa ettik. Güllük, Bodrum’a göre sosyo-ekonomik yapısı zayıf olan bir yer. Güllüğün 3 karakteristiği varmış: Balıkçılık, deniz ticareti ve korunaklı askeri bir liman olması. İnsanları Güllüğe çekmek için daha çok sanat ağırlıklı tekne yapımına önem verdik. Güllük Guletleriyle, Güllüğün ismini Türkiye’de ve dünyada duyurmaya çalıştık. Sanatsal zenginliği olan, sağlamlığı olan, estetiği olan, dizayn karakterine sahip tekneler yapmaya çok özen gösterdik. Biz bir yerde, tekne siparişleri için insanları zorla buraya getirmiş olduk. Yaptığımız işin kalitesiyle o insanları buraya çektik biz.

-          Bir Alman’a yaptığınız teknenin öyküsünü anlatır mısınız?

-          Bir Alman turizmci, Türkiye’nin en büyük ahşap yatını yaptırmak için Türkiye’ye gelmiş. Fethiye’de akrabaları var. Antalya’dan Bodrum’a kadar dolaşmış, uygun bir yer bulamamış ve tekneyi yaptırmaktan vazgeçmiş. Almanın hanımı, Türk. Tam dönüyormuş, Koru köyünde, hanımının ağabeylerine uğruyorlar. Kadın, abimde bir tavuk yiyelim ondan sonra gideriz demiş. Abisi, Almanın eşi olan kardeşine, “Naapıkdurusunuz siz burda?” demiş. Biz yat yaptırcedik emme Bodrum’a gittik, Fethiye’ye gittik, yat yaptırcek iyi birisini bulamadık demiş kadın.  Yavv Güllük’te bizim bi arkıdeş va, bu işi yapyo, ben sizi ona götürem demiş abisi. Geldi Alman, bir saat konuştuk, hanımı kocasına demiş ki, bu usta bizim tekneyi yapar. Alman tamam dedi. Ben ona Türkiye’nin en büyük ahşap yatını yaptım. O zaman Milas Halk Bankasına, 1985’de, 20 milyon TL karşılığı Mark geldi benim hesabıma. Bu, çok büyük para o zaman için. Bundan dolayı banka müdürü bize yemek verdi. O zamana kadar şubeye böyle yüklü bir havale gelmemiş. Son yaptığımız tekneden dolayı ülkeye 1 milyon dolar döviz girdi. Bunun hepsi bizim değil tabi. Bu işten kromcu, yelkenci, keresteci, boyacı gibi birçok sektörden insan para kazanıyor. Bir tekne yapımından çok sayıda sektör mensubu faydalanıyor. 12 ayda, 18 ayda inşa ettiğimiz tekneler oluyor. Süreler, teknelerin büyüklüğüne göre değişiyor. Ahşap tekne ne kadar yavaş yapılırsa o kadar kaliteli olur.  Ahşabı o kadar dinlenmiş ve kurumuş olur.

-          Sizin Sanat Okuluna gidişiniz nasıl oldu?

-          Dedem çocuklarının ve torunlarının kendisinden çok uzak bölgelere gitmesini istemezmiş. O dönemde iletişim araçları yok; telefon yok, araçlar çok değil. Okumaya gidince, gözden uzak olunca, acaba yanlış bir yola sapar mı diye endişe ediyor. Babam, beni okutalım demiş. Dedem burada tekne yaparken, Milas’taki sanayi sitesinde tekneyle ilgili bazı parçaları imal ettiriyorlar. Dümen iğnecikleri, şaft kovan takımları, pervane dümen takımları yapılıyor, yelkenleri tutturduğumuz krom aksesuarlar yaptırılıyor. Civatalar, saplamalar yaptırılıyor. Daha pek çok mekanik aksam dışarıda ayrı ayrı kişilere yaptırılıyordu. Rahmetli Tornacı İbrahim Usta bizim siparişleri en iyi yapan kişiydi. Bodrum’a Tüfekçinin Mahmut Usta’ya giderdik. Teknenin mekanik işleri hep Milas ve Bodrum’da yaptırılırdı. Yaptırılacak işi tarif etmede bazen sıkıntılar yaşanıyordu. Sanayi esnafı bizim yaptıracağımız parçayı anlamakta zorluk çekiyorlardı bazen. Babamla dedem, biz bunu Endüstri Meslek Lisesinde okutalım da ileride bir torna alırız, bizim kendi işlerimizi yapar diye düşünüyorlar. Tornalık işlerimiz çok oluyordu. Sanat okulundayken, tornalık işler için, bana hadi sen git yaptırgel derlerdi. Bizim işte, deniz tornacısına çok iş düşüyordu. Bu açıdan sıkıntı çekmeyiz demişler ve dedem böyle ikna oluyor. Büyük oğlanı okuturuz, küçük oğlan Mustafa’yı da fenerci yaparız demişler. Böylece dengeyi sağlarız demişler. Nazilli Endüstri Meslek Lisesine gittim. Okulu bitirdim. Sonra, Etibank Müdürü Rifat Kont, beni yetişsin/pişsin diye Seydişehir Alüminyum tesislerinde çalışmamı sağladı. Orada Ruslarla çalıştım. Alüminyum ve metal kaynaklarını en iyi şekilde öğrendim. Orada 7-8 ay çalıştıktan sonra Güllük Etibank’a geldim. Gene Güllük’teki atölyede çalıştım.  Askerden sonra, Etibank’ta çalışmak istemedim. Dedemin babamın sanatını yapmak istedim. İlk yaptığım iş, Orman İşletmesinde, şimdi rahmetli olan Sanayi Atila’yı ziyaret etmek oldu.  Bölge şefiydi kendisi. Ben kayıkçılığa başlamak istiyorum, babamı da tanırmış rahmetli, nasıl kereste alabilirim Orman’dan, onun şartlarını öğrendim. Bir tahsis belgesi çıkarttırdım. Halk Bankasına gittim. 4700 lira para aldım. İçinden faizini kestiler. Etibank’tan ayrıldığım için orda da 900 lira tazminatım vardı. Bir maaş tutarında hemen hemen. Onu aldım. Kardeşim(Mustafa) askere gitti. Babamdan kalan bir bıçkı makinası vardı. Aldığım o paralarla biraz kereste aldım. O zaman yardımcım da yok. Her şeyi kendim yapıyorum. Çok yoruluyor ve erkenden yatıyordum. Kerestelerim yanıyor gibi bir rüya gördüm. Korkuyla, telaşla uykumdan uyandım. Kalktım baktım pencereden, bizim keresteler yerinde duruyor. Yandığı filan yok. Ohhh dedim içimden. Kerestelerin yanmadığına sevindim. Keresteler benim için o kadar önemli ki, onu düşünerek yatmışım herhalde… Benim ilk aldığım keresteler bu şekilde rüyama girdi. Önce 7 metrelik bir tekne yaptım. Ondan sonra 9.5 metrelik bir tekne yaptım. Bugüne kadar 90’a yakın irili ufaklı tekne yapmışımdır. Bunların içinde 30-32 metrelik olanları var. 20 metrelik olanları var. 8 metrelik olanları var.

-          Kybele’yi anlatır mısınız?

-          İasos-Asin Köyünün(Kıyıkışlacık) meşhur ailelerinden Turan Akarca’nın oğlu Namık Akarca’ya Kybele isimli bir gulet yaptım. Kybele, çok meşhur bir tekneydi. Kybele, mitolojide bereket tanrısının adıydı. 1700-1800’lü yılların birgantinleriymiş bunlar. Model olarak öyle. Amerika’ya yolcu taşımış bunlar. Birgantinler, bir tür yelkenli tekne oluyor. Kybele’nin yapımında, tasarım olarak bunları örnek aldım kendime. Turan Akarca’nın oğlu Namık’a yaptım bunu. Tekneyi kurarken, Turan Bey bir koç getirdi onu kestik. Bizim geleneklerimize göre, bir tekneyi kurarken, bir binanın temelini atarken kan uçurmak adettir. Koçun kanından, teknenin bodoslamasına sürdük. Bana, bu tekne, yelkenle giden bir tekne olsun, ben senin dedene, babana tekne yaptırdım, şimdi sen benim oğluma yapıyorsun dedi. Dedemle babam; Turan Akarca’ya, Faruk Akarca’ya, Adnan Akarca’ya hep sürat tekneleri yapmışlar. Nitekim bu tekne, 1989’da, Bodrum yelkenli yarışlarında, klasiklerde birinci oldu. 12 mil sürat yapıyordu yelkenli. Yedi kamaralıydı. Bu tekne Marmaris’e gitti. Bir yat pazarı var orada. Yabancılar, acenteler geliyor, yat seçiyorlar orada. Kybele orda bir yelken gösterisi yapıyor. Marmaris’teki teknelerden daha iyi bir yarış çıkartmış orada. Herkesin dikkatini çekiyor tekne. Bu nerde yapıldı diye soruyorlar.

-          Sonra Alize…

-          Yeşil Marmaris Turizm Şirketin sahipleri, Marmarislidir. Babaları sünger kaptanıdır. Saygın bir ailedir, orada. İsimleri Tayyar Tugay, Doğan Tugay… Marinaları var, 1500 yataklı tesisleri var. 20 civarında ahşap yatları var. Rodos’a çalışan feribotları var. Türkiye’de, deniz gemisinde üçüncü, turizmcilikte de beşinci firmaymış. Sonra onlar bize geldi, Türkiye’nin en büyük guletini inşa ettik onlara. 10 kamaralı, 30 metre uzunluğunda; Alize… İngilizlerin kullandığı katşark isimli bir tekneleri vardı. Dünyanın en büyük guletidir o. 46 metreymiş boyu. İngilizler bunu İsviçrelilerle ortak yapmışlar; Hindistan’la çay ticaretinde kullanmışlar. En erken bu geliyormuş seferden. Ben bu teknenin tasarım ve plan özelliklerini taşıyan 30 metreliğini yaptım. Alize’nin, 400 metrekare yelken alanı vardır. Yeşil Marmaris Turizm şirketine yaptık bunu.

-          Ününüz epey yayılmış artık…

-          Turizm Bakanlığı Müsteşarı Bodrum’a gelmiş bir gün. Kybeleyle gezmiş. Sonra Alize’yi gitmiş görmüş. Daha sonra Ankara’dan Müsteşar beni aradı, Almanya’daki Düsseldorf turizm fuarına beni davet etti. 8 metre bir gulet yap, bütün taşımacılık ve yol masraflarını biz karşılayacağız, seni Düsseldorf’a götürelim dedi. 3 ay gibi bir zaman var fuara. Elimde başka işler de var, yetiştiremem dedim. Beni nerden buldunuz dedim. Ben senin Kybele teknenle gezdim, biz kıyıdaki-köşedeki profesyonelleri biliriz, seni bu şekilde tanıdım dedi. 40’a yakın çırak yetiştirdim. Bunların en az 20’si Bodrum atölyelerinde ve başka yerlerde çalışıyorlar. Şu anda yanımda 3 kişi çalışıyor. Bir Yüksek Makine Mühendisi benim tekneleri beğenmiş. Beni tanıyor da… Memet Usta bana da bir tekne yapalım dedi. Dünya litaretüründe, dünya turu atmış klasik modeller var. En iyi ahşap yapım tekniği ile lamine yapıştırma tekniği ile yapılmış tekneler bunlar. Güzel bir yelkenli, kotra inşa ediyoruz Baharlı Köyü sanayi sitesindeki atölyemizde şimdi. Şu anda onunla meşgulüz.

-          Akademisyenlerle tanışmanız nasıl oldu?

-          Muğla Üniversitesinde Mustafa Kemal Yalınkılıç isimli bir hoca vardı. Karadeniz Teknik Üniversitesinde hocalık yaparken, Milaslı bir öğrenciyi okutmuş orada. Milaslı öğrencisiyle karşılaşınca, Milas’ta tekne yapan bir atölye yok mu diye sormuş. Var demiş ve bana geldiler. İçeri girince ve yapmakta olduğumuz tekneyi görünce, bunu siz mi yaptınız diye sordu. Evet, ben yaptım dedim. Ahbap olduk, yaptığım tekneleri inceledi. Burayı Muğla Üniversitesinin uygulamalı atölyesi yapalım dedi. Hoca, Üniversitede, iki yıllık tekne yapım bölümü açalım diye düşünmüş. Biz bunu Senatoda görüşelim. Mobilya ve Dekorasyon bölümündeki öğrencilerle 20 metrelik bir gulet yapalım dedi. Muğla’da ilk defa, güneş enerjisiyle kurutma fırınları yaptı hoca. Bu uygulama çok başarılı oldu. Eskiden maun mu vardı? Köyceğiz, Zeytinalan, Yılanlı karaçamları, mobilyada kullandığımız en birinci ağaçlardır. Bu ağaçları, güneş enerjisiyle kurutma fırını yapmış. 4 yıl Japonya’da, 2 yıl Kanada’da kalmış hoca. Ahşap üzerine uzmanlaşmış. Hoca daha sonra Orman Bakanlığında üst düzey bir göreve getirildi. O zaman o bana iki öğrenci gönderdi; Mehmet Usta, bunlar tekne yapımı üzerine tez hazırlayacaklar, onlara yardımcı oluver dedi.  Biz bildiklerimizi, tekne yapım usullerini, çizimleri elimizden geldiğince anlattık. Üniversitenin bahar şenliklerinde, yöresel ahşap yatların yapım teknikleri üzerinde bir konferans vermemi sağladılar. Modellerimizi götürdük. Modellerimiz üzerinden tekne yapımı üzerine konuştum. Sonra oradan çocuklar çalışmak için bana geldiler. Onlara 8 metre katır yelkenli planı verdim. Onlar Üniversitede onu inşa ettiler ve başarılı oldular. Yani Muğla Üniversitesinde böyle 2 yıllık bir ahşap yat yapım bölümü açılmış olsaydı, çok iyi olurdu. Bu bölüm, bilimsel anlamda yöremizdeki yat yapım işinin gelişmesine katkı sağlardı.

-          Milas Endüstri Meslek Lisesinde tekne yapımıyla ilgili bölüm açma durumu nedir?

-          Milas Endüstri Meslek Lisesi Müdürü Ahmet Yanıkoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Öğretim Daire Başkanını Güllüğe getirdi. Amacı okul bünyesinde ahşap tekne yapım bölümünü açmak. O zaman da Kybele den dolayı çok takdir toplayan bir sanat haline geldi bu. Bu, 1989-1990 yılında oluyor. Ahmet Bey gayret etti. Bizimle ilgili yayınları, tekne yapımıyla ilgili kitapları inceledi. Bende Kristof Kolomb’dan bu yana dünya denizcilik literatüründe yer alan bütün ahşap teknelerin katalogları vardır. Bunları, yurt dışına giden gelen müşterilerime getirttim. Ahmet Bey girişim yaptı ama olmadı. Ona müfredat uygun değil demişler. Sonra bizim atölye kapanınca, bu tür girişimler aksadı, durdu. Çünkü bizim atölyeyi uygulamalı atölye yapmak istiyorlardı. Güllük’te iki yıllık yüksek okul düzeyinde “Ahşap yat ve Tekne İmalatı” bölümü açılmalıdır. Biz birikimlerimizi ve tecrübelerimizi bu işe hevesli gençlerimize aktarmalıyız.  Bunun Güllük’ün gelişmesi ve dünyaca tanınması açısından çok yararı olacaktır.

-          Bekir Okan’a da tekne yapmışsınız?

-          Evet. Okan Üniversitesinin kurucusu Bekir Okan’a bir tekne yaptım. Antalya’da 1500 yataklı Marko Polo turistik tesisleri vardır. Ağa Ceylan’ın da yeri varmış orda. Ağa Ceylan bir gulet getirmiş oraya. Bekir Okan, onu görünce, bana da bir gulet yaptırın demiş çevresindekilere. Guleti de tam telaffuz edememiş. Yeşil Marmaris turizm şirketine 10 kamaralı Alizeyi yapmıştık daha önce.  Alizenin kaptanı bana, Memet Usta, Alizenin fotoğrafını çekenlerden para alsaydım, şimdi bir kayığın sahibi olurdum dedi. Turizm Bakanlığı, 100 tekne içinde onu beğenmiş ve Türkiye’yi tanıtım kitaplarında onun fotoğrafını kullandı. Hava limanlarında tanıtım amaçlı bastırılan broşür ve kitapların kapağında hep bu tekne vardı. Sonra Bekir Okan’a bir yat yaptık. 30 metre uzunluğunda, Amerikan balıkçılarının kullandığı ve okyanusta balık avlamak için kullandıkları, hızlı tekneler olan Sukunerler vardı. Onu baş model olarak kullandım. Kıçına da gulet monte ettim. Çalışmamız çok başarılı oldu. Bekir Okan, Özbekistan’a makarna fabrikası kurunca, Özbek Cumhurbaşkanı dahil oranın üst düzey insanlarını benim o tekneyle gezdirdi. O da meşhur bir guletti. Eski Maliye Bakanlarından Ziya Müezzinoğlu’nun oğlu vardı, Seyfi Bey… Kendisi mimardır. Mis Avusturya guletini onunla birlikte yaptık. O, donanımıyla uğraştı.

-          Güllük’te deniz kıyısındaki Atölyeniz için belediyeyle hukuki sorunlar yaşamışsınız…

-          Evet. 1993’le 2003 arasında tekne yapımını kıyıda yaptık. Lütfullah Kitapçı’nın eski maden döküm yeri olan yerde. Ondan önce de evimizin yanında imal ettiğimiz tekneleri Fatih Sultan Mehmet usulü kızaklarla kaydırarak denize indiriyorduk. 32 metrelik tekneleri kızaklarla denize indirmek o kadar zordu ki, size anlatamam. Bunun için Etibank’tan bir dozer rica ediyorduk. Lütfullah Kitapçı’dan bir dozer rica ediyorduk.  Denizcilik İşletmesine ait iskelenin yanındaki boşlukta yaptık bir süre. Ama kayık boyları büyüyünce orada da çalışamaz olduk. Belediye başkanı İsmail Yiğit bize Lütfullah Kitapçı’nın bu yerini gösterdi. 2002’den sonra da Belediye Başkanı Yavuz Demir bizi oradan çıkartmaya çalıştı. Bizim bu yer, Denizcilik Müsteşarlığından ruhsatlıydı. Suyumuzu kesti, binamızı yıktı, bizimle çok uğraştı. Hâlbuki biz yaptığımız işle ulusal ve uluslararası alanda Güllüğün ismini duyuruyorduk. Bir başka yerde olsa, belediye bizim gibi imalatçılara sahip çıkardı. Mahkeme, bizim lehimize karar verdi ve belediye Dedeşan’ın kiracılığına tecavüz etmiştir diye belediyeyi tazminat ödemeye mahkûm etti. Amerika’da yayınlanan dergilerde bizim guletler için “Güllük Guletleri” yazar. İmal ettiğimiz teknelerin etiketlerinde/plaketlerinde mutlaka, Güllük’te imal edilmiştir diye Güllük ismi geçer. Bizimle uğraşan yerel yöneticilerin sanata ve denizciliğe bakış açıları oluşmadığı için bu, böyle oluyordu. Bodrum’u meşhur eden unsurlardan birisi Bodrum Guletleridir. Her tersane iş ve istihdam yaratır, çok sayıda insana ekmek verir.

-          Belediye size yer gösterdi mi?

-          Belediye sonunda bizi buradan tahliye ettirdiğinde, bize nerede yer gösteriyorsunuz dediğimde, bize yer gösteremediler. İleride, limanın oralarda bir tersane kurdular.  Ama orayı tamamlamadan bize buradan çık dediler. Ama bu yeri bize gösteremediler. Sen buradan çık, nereye gidersen git dediler bize. Ben Türkiye’nin en iyi ahşap tekne işini yapanlardan birisiyim. Belediyenin, burada, bize yardımcı olması, her türlü kolaylığı göstermesi gerekirdi. Bizim yat imalatının kıyıda olması gerekir. Tekneler sahilin süsüdür. Biz gürültü kirliliği ve çevre kirliliği yaratmayız. Biz teknelerimizi 20 metre sonra suda yüzdürebilmeliyiz. 25-30 metreden denize indirmek çok zor oluyor. Biz kıyıda olduğumuz zaman, tekneleri denize indirirken, gemilerden yardım alıyoruz. İskeleye tel çekerek oradan destek alıyoruz. Direkleri dikerken gemilerden yardım alıyoruz. Biz Türkiye’nin en uzun direklerini diktik. 65 kutrunda, 30 metre uzunluğunda direkler bunlar. Burada Okan yatına direk dikerken, burada demirli olan bir geminin Yunanlı kaptanı; usta, halk nerede dedi. Yunanistan’da olsa, direk dikerken, bu sahil insan dolar dedi. Bu güzelliği seyrederler dedi. Gerçekten teknelere direk dikmenin efsanevi bir özelliği vardır. Tarihte, direğin oturduğu, ıskaça dediğimiz yere biraz buğday atarlar. Direğin altına bir küçük altın çakarlar. Bereketli olsun diye. Direğin bir yerini oyar, kapak koyar usta ve oraya bir kuranı kerim, musaf koyarlar. Nazarlık koyarlar.   Her bir direk teknenin bir motorudur.

-          Şimdi tersane nerede?

-          Şimdiki tersanenin olduğu yer, dalyan ağzı. Dolmaya müsait bir yer. Burada 68 metre gidiyorsun, su derinliği 2,80. Tersanenin olduğu yerde su derinliğinin fazla olması lazım. 18-20 metre ve üzeri yatlar burada yapılamaz ve çekilemez diye, mahkeme karar verdi. Israrla bizi oraya tıkmaya uğraştılar. Dedem burada yaşamını devam ettirdi. Babam burada yaşadı. Onlar bizim kolumuza bir altın bilezik taktılar. Onların sanatını biz devam ettirdik. Bu açıdan biz babama ve dedeme minnet borçluyuz. Güllüğün asıl geçim kaynağı balıkçılıktı. Gemi yükleme ve boşaltma işi de bir geçim kaynağıydı ama bu, sürekli olan bir iş değildi. 3 gün fırtına devam etse, Güllük balıkçısı, balığa çıkamazdı. Tuttuğu balığı bulunduğu yerde ve Milas’a yakın çevrede satmaya çalışırdı. O zaman balık bol, alıcısı az, fazla para etmezdi balık. Ben bunu gözlerdim. Bir gemi gelsin diye dört gözle beklerlerdi. Gemi geliyor mu diye, iskelenin ucuna çıkarlar,  o geminin bacasından çıkan o kara, simsiyah dumanı görmeye çalışırlardı. Çünkü uzaktan gelen bir geminin ufukta önce dumanı görünürdü. Gemi geldiğinde ne olacak? Vinççi çalışacak para kazanacak. Kamyoncu yük taşıyacak para kazanacak. Sandalcı, maunacı yük taşıyacak, para kazanacak. Balıkçılıktan başka geçim olanaklarının bulunmadığı bir ortamda, dışarıdan gelecek bir gemi, bir bakıma Güllüklüler için bir umut ışığı, kısa süreliğine de olsa, 3-5 kuruş kazanma fırsatı demekti. Geminin körfeze girmesi, açıkta demirlemesi bir bakıma Güllük’te bayram havası yaratır; mutluluk, insanların gözlerinden okunurdu. Ben toplumla içiçe olan bir insanım. İnsanlarımızın sevinç ve kederlerini çok iyi bilirim. İyi ve kötü günde, var günde-yok günde Güllüklülerle hep beraber olmuşumdur.  İnşa ettiğim şeyler, denizle ilgili olduğu için balıkçıyı severim, denizciyi severim. Bu nedenle o insanlardan yakın tarihimizi hep dinlemişimdir ya da sormuş, öğrenmişimdir. Bu benim kendi merakımdır da… İnsan yaşadığı yerin tarihini, kültürünü öğrenmeli, bilmeli… Bu çok önemli…  Yaşadığımız yerde, nerede ne var, çoğu insan bilmiyor… Bu anlamda, sizin Güllükle ilgili yaptığınız bu araştırmayı ben çok önemsiyorum. Belki bu sayede Güllük’e ilgi artacak, bilinmeyen pek çok şey ortaya çıkacak ve insanlarımız yaşadığı yerle ilgili yeni bilgilerin sahibi olacaktır.  Mesela Gurinli(İasoslu) Güllüğe nasıl gelmiş gitmiş, onlarla ilişkilerimiz ne olmuş, adamlar nasıl yaşamış, denizciler, motor yokken, nasıl kürekle buradan Söke Karina dalyanına gitmişler, orada 3 ay-4 ay balık avlamışlar, sonra para kazanıp umutla evlerine dönmüşler… Nasıl kuru balık getirmişler(çupra balığının kurutulmuşu), insan geçmişi araştırınca, bunları öğreniyor işte… Dönerken ceplerinde para olur, eşlerine, çocuklarına ve anne-babalarına bir başka havayla, bir başka mutlulukla dönerler. Ceplerindeki para onların en büyük zenginliğidir. Miktarı hiç önemli değil. Onlar için önemli olan şey; evden, aileden uzaklarda geçen süre sonunda, bir kazançla dönüyor olmalarıdır sevdiklerinin yanına, baba ocağına… Ben bunları hep gözlemişimdir. Balıkçının balık tuttuğu zaman limana nasıl girişini bilirim. İyi av yapan balıkçı, limana girerken, teknenin görünür yerine çıkar, biraz da kasılarak, kendisini gösterir. Teknesine yol verir, yani hız yaptırır.  Balıkçının avı iyiyse limana daha mutlu girer. O anda, ondan daha mutlusu yok gibidir. Dünyalar onundur. Trança avına kimlerin gittiğini Güllüklü bilir. Onların ne zaman döneceklerini de bilirler. Balıkçıların dönüş anında, onların yakınları, onların dönüşünü bekleyenler, kıyıda toplanmış onları bekliyordur zaten. Balığa gidenleri, onların çevreleri, balıkçıkla ilgili kişiler onları takip eder…  Eskiden, motor yokken, yelkenli ile balığa giderlerdi. Hangisi erken gelirse önce onun balığı satılacak. Avdan ilk gelenin balığı önce satılır, balık kalmazdı. Avdan geç dönenlerin balıkları ellerinde kalabiliyordu. Bu nedenle balıkçılar arasında erken dönme konusunda bir rekabet yaşanırdı.  Avdan ilk dönen, sanki bir yarışı birinci bitirmiş gibi sevinir, böbürlenir, gururlanır, havasından geçilmezdi. Ne kadar tekne varsa ava giden, dönüşte hepsi yelkenlerini açar, biran önce, biz erken varalım, balığımızı biz erken satalım diye çabalarlardı… Hangi tekne daha hızlı gelirse, önce o balığını satacak…

-          Güllük’ün tarihi hakkında bildikleriniz nelerdir?

-          Güllükteki insanların yaşam tarzlarını, dalyancılığı, yakın tarihimizi incelemişimdir. Küllük ismi nereden geliyor diye araştırdım. Tekneyle kıyıları dolaştım. Dolaşınca, kıyılarda hep kireç ocakları gördüm. Kazıklı limanına girişte vardır. Zeytinlikuyu’ya girdiğimizde, Tekeburnu’nun yanaklarında, kireç ocakları vardır. Kireç ocakları kayrak taşlarla örülmüş. Hatta bu kayrak taşlardan aldım geldim, evin duvarında kullandım. Bunlar hakkında yaşlılara sordum. Onlar, bu kireç ocaklarının Rumlar tarafından işletildiğini söylediler. Yunan adalarında hiç orman yoktur. Çetiliktir oraları. Yani makilik, çalı-çırpı. Bizim kıyılarda çam ağacı bol, ardıç bol… Kireç taşları bol… Yunanlılar(Rumlar) bu kıyılarda hep kireç ocağı yakmışlar ve kireçlerini adalara taşımışlar, adalara bina yapmışlar. Akbük kıyılarında da kireç ocağı çoktur. Sonra dağlarda odun kömürü yakılan onlarca ocak bulunmaktadır. Kireç ocaklarında çalışanlara, nereye gidiyorsun diye sorduklarında, Küllüğe gidiyoruz derlermiş. Yani kireç ocağında kül çok olduğu için böyle derlermiş. Bundan dolayı Küllük isminin buradan da kaynaklanabileceğine kanaat getirdim.

-          Küllük, nasıl Güllük olmuş?

-          Küllük isminin Güllük olmasıyla ilgili olarak ta şöyle bir bilgiye sahibim. Fevzi Çakmak Güllü’e gelmiş, annem de ilkokul öğrencisi o zaman. O zaman, şu anda Tevfik Kırçın’ın marketinin karşısında, çay bahçesine bitişik durumdaki iskele var o zaman. Oraya kırmızı halı sermişler. Annem Fevzi Çakmak’a çiçek vermiş. Annemin ismi, Muzaffer Gökmen… Mareşal, kırmızı halının üzerinden yürümemiş. Kenarından yürümüş. Mareşal karaya çıkınca, bakıyor etrafta güller var, mis gibi de kokuyor; mareşal o zaman bundan sonra buranın ismi Küllük değil, Güllük olsun demiş ve adına bir park yaptırmış burada. Şu anda Güllüğün içindeki parkta, 8 köşe, ortasında fıskiye olan, bir havuz vardı. Çocukluğumda ben bu parkı hatırlarım. Bu parkın asıl ismi de Mareşal Fevzi Çakmak Parkıydı.

-          Güllük limanının önemi nedir?

-          Güllük limanı, tarihte önemli bir limandı. İthalat ve ihracat hep buradan olmuş. Zımpara buradan gitmiş. Şimdi feldispat buradan gidiyor. Alüminyum madeni Rusya’ya buradan gitmiş. Mermer buradan gitmiş. Tütün, sabun buradan gitmiş. Askerin toplanma yeri olup, asker gemilerle dağıtım yerlerine gitmiş. Güllüğün içersinde gemilerin halatlarının bağlandığı çok büyük babalar vardır, betondan. Mahfelin önündeki iskeleye gemilerin halat bağlayıp yanaştıklarını hatırlarım. İkinci Dünya savaşında, Almanların bombardımanına karşı, İtalyan donanması, Asin Körfezinde saklanmış. Öyle derler. Orada, ninem, yani annemin annesi, dedem, ninemin kardeşleri, Asin’de ikamet etmişler. Dünyada ilk balık pazarı, İasos’da inşa edilmiş. Onlar, İstanköy’den oraya gelmişler. İtalyan’lar orada binalar inşa etmişler. Sahildeki eski taş yapı binaları Macar Ustaları yapmışlar. Milas’ta Macar evi olarak bilinen binaları da, yine bu Macar ustaları yapmışlar. Ama bunları kim yaptırdı, bilmiyorum. Behlül Bey’in evini onlar yapmışlar. Köy evini onlar yapmışlar. Hepsi ayni mimari tarzdadır. Gümrük askerleri buradayken, Behlül Bey’in evini karakol olarak kullanmışlar. Bu iskeleyi, NATO, çıkartma iskelesi olarak yaptırmış, 1959-1963 arası. Kardak krizi buradan yönetildi. Deniz Kuvvetleri, kriz sırasında, tüm harekâtı, Liman Başkanlığındaki ofisinden yönetti. Gemiler, hücumbotlar, akaryakıt dahil tüm ikmallerini buradan yaptılar. Askeri gemiler tatbikat dönüşü buraya girerler. Milas Belediyesi, su verir onlara. SAT Birliği, burada mesela.

-          Bir Gulet’i yaparken neyi düşünürsünüz?

-          Biz Türkiye’de, bir guletin en iyi örneklerini yaptık. En hızlı gidenlerini yaptık. Klasik çizgileri en güzel olanları yaptık. Biz onun karakteristiğini korumak için, çalışanlarımızla tartıştık, yeri geldi bu konuda birbirimizi kırdığımız oldu ama çizgilerimizden, sanatımızdan, sanatın inceliklerinden, imajımızdan taviz vermedik. Hâlâ daha öyle yapıyoruz. Çünkü tekne yapmak bir aşk, bir duygu, bir sevgi ve bir heyecan işidir. Ben bir tekne yaparken, şunu hayal ederim hep. O teknenin dünya denizlerinde gezeceğini, o teknenin bizden bir emek taşıyacağını, gittiği limanlarda takdir ve hayranlık görecek, önce Güllüğü, sonra Milas’ı, sonra Muğla’yı ve son olarak Türkiye’yi temsil edecek… Ben tüm bunları göz önüne alarak tekneme tüm becerimi, hünerimi vermeye çalışırdım.  En iyisini, en sağlamını ve estetik olarak en güzelini yapmaya çalışırdım. Yaptığım işlerde en küçük hata, bir kusur yapmadım. Bunu abartısız söylüyorum. Teknelerimizin karakteristiğinden, dünya literatüründeki çizgilerinden ve imalat tekniklerinden hiç ama hiç ödün vermedik. Sonuçta ne oldu? İşte bir Alize, hâlâ konuşuluyor, Mis Avusturya dünya turu atmıştır. Bir Kybele, Rodos’a gittiği zaman alkışlarla karşılarlar, alkışlarla da uğurlarlarmış. Kybele bir efsane oldu. Bebek koyuna gitmiş, demirlemiş; Namık Akarca bana, “oradan geçen lüks arabaların içindekiler, Kybele’ye dönüp bakmaktan, neredeyse denizin içine düşeceklerdi” dedi. Birisi, yavv senin Kybele’nin direğine bakarken, şapkam geri düştü dedi.

-          Kybele epey hayranlık uyandırmış?

-          Evet… Yelken Dünyasının yazarı Mesut Baran, bir Bodrum kupası yarışında, hemen hemen 100 kişi toplanmışlar, Kybele’yi göstererek, bu tekneyi yapan ustanın şerefine kaldıralım demiş. Benim tekne o kadar beğenilirdi... İtalya Hava Yollarının genel müdürü, çartır yapmak için bir adamını gönderiyor. Türkiye’ye gelecek, mavi yolculuk yapacak. Adamına git, benim beğeneceğim özelliklerde bir tekne bul diyor. Adam geliyor Türkiye’ye… Benim bu tekneyi yaptığım firmanın ismi Era’ydı. Sahibi Erman Aras, onun babası da İtalya’nın Bodrum fahri konsolosudur. Bu Kybele’yi, Erman’la Namık ortak yaptılar. Geliyor İtalyan Bodrum’a ve benim patron gelecek bana bir tekne gösterir misiniz diyor.  Artemis’i gösteriyorlar, bu lüks bir otele benziyor diyor. Yani bunda bir otel havası var demek istiyor. Başka bir tekneyi gösteriyorlar, bu da ondan daha lüks bir otele benziyor diyor. Namık’la Erman, Kybele’yi beğenmez diye başka tekneleri göstermişler. Kibele’ye çıkınca, hah bu işte tekne demiş adam. Kybele’yi çok beğenmiş. Sonra o genel müdür, bizim bu tekneyle mavi tura çıktı. Denizde yüzen bir aracın üzerinde, deniz aracı olduğu ya da bir yelkenli olduğunu, ya da bir okyanus teknesi olduğunu, bir açık deniz teknesi olduğunu ihtiva eden/belli eden karakteristik çizgiler olması lazım.  Halat bağlama yerleri, direkleri, arma şekilleri gibi özellikleri olması lazım. Rahmetli Turgut Özal’ın eşi ve çocukları, İasos’dan buna binip Rodos gezisine gittiler. Kybele böyle meşhur bir tekneydi… Kybele’yi, zaman zaman gider, bağlı olduğu yerde sessiz sedasız, kimseye görünmeden seyreder gelirdim. Ona hayrandım ben. Yanına yaklaşırdım, orasına burasına dokunurdum. Çocuğum gibi sever, özlem giderirdim onunla. Zaten sevmezsen, yaptığın işe aşık olmazsan, bu ağır mesleği yapamazsın, taşıyamazsın. Yaptığım teknelerin, yelken denemelerini uzaktan izler, nasıl hız yapıyor, denize yakışıyor mu diye uzaktan izlerdim.  Yaptığım tekneler atölyeden giderken, içim burkulurdu, benden bir parça kopuyor, bir sevgili benden ayrılıyormuş gibi gelirdi. Atölyemden çıkan her teknenin ardından hüzün duyar, yüreğim sızlardı. Teknelerimden ayrılmak istemezdim.

-          Siz Deniz fenerciliği de yapmışsınız?

-          Yaptım. Deniz fenerciliği, Türkiye’de gelenek olarak, babadan oğula geçmiş bir meslektir. Babası yapmışsa bu işi mesela,  o kurum, daha sonra bu işi oğluna devreder. Hüseyinburnu fenercisi vardı Mustafa Bey, babası fenerciydi o da fenercilik yaptı. Babam fenerciydi ben de fenerci oldum. Çavuşadası, Kiremit adası fenercisinin oğlu devam etmiş. Kurum bunu, bu iş çok zor olduğu için ve yalnız kaldıkları için; o kişiye saygının gereği olarak bunu yapıyordu. Kinidos feneri vardır mesela. Ta tepede. Yaşam zordur orada. Fener, fenercinin eviyle birliktedir. Çocukları, tekneleri selamlarlarmış. Bu fener, Datça’ya gitmeden önce, Tekir Burnunda…   Burada yalnız bir yaşam var. Burada fenerle fenerciden oluşan bir dünya var. İnsan gitmeyen yerlerde fenerler var. Amaç denizde seyreden kaptanlara yol göstermek, onlara yardımcı olmak. Bu fenerler, gemilerin rotalarını belirledikleri fenerlerdir. Filan fener sönük diyor. Bakıyorsun hava sert, fırtınalı; ama sen gene çalıştırıyorsun tekneni ve o feneri yakmaya çalışıyorsun veya bir arıza varsa, o fırtınalı havada o arızayı gidermeye çalışıyorsun. Bu zahmetli bir iş. Bu işin babadan oğula geçmesinin nedeni, bir kurum tarafından takdir edilmek gibi bir şey. Tabi bir de, çocuk küçükten beri babasının yanında bu işi öğrendiği için, küçüklükten bu işin mayasını, aşısını aldığı için, yetişmiş bir eleman varken, kurum başka birini arama gereği duymuyor. Bizim bölgemiz Mandalya(Güllük) körfeziydi. Yani Hüseyin Burnu feneriyle Sisam Boğazından berisi Güllük körfeziydi. Burada Güllük-Çamlık burnu feneri vardı, Karaburunda, Nicegöl feneri vardı. Didim Altınada'da yatçıların kullandığı, Didim-Altınada feneri vardı.  Didim’in ilerisinde Tekağaç feneri vardı. O da önemli bir fenerdi. Denizaltılar ve donanma buraya daha sık gelmeye başlayınca, yeşil ve kırmızı olmak üzere iki tane liman feneri yapıldı.  Çamlıkburnu, Yeşil-Kırmızı Fener, Yeşilyurt, Panayadası ve Tekağaç feneri olmak üzere 6 deniz fenerinin sorumlusuyduk biz. Bu fenerlerden yararlanan ve limana giren-çıkan gemilerden tahsil edilmek üzere uluslararası tarifelere göre belirlenmiş rüsumları(vergileri) vardı. Onları tahsil ederdik. 1984’le 2004 arasında 20 yıl bu işle uğraştım. Bu işler için acenteliğimiz vardı, onun vasıtasıyla yapıyorduk. Şimdi sistem değişti. Denizcilik Müsteşarlığı kendi bünyesinde Liman Başkanlıklarıyla yapıyor bu işi. Fener rüsumlarını da Liman Başkanlığı alıyor. Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmesi, fener görevlisi atıyor.

-          Rumlar’ın buradaki etkisinden söz eder misiniz?

-          Tuzla’da bir çipura dalyanı varmış, Rumlar zamanında. Tuzla gölünde tuz üreticiliği yaparlarmış. Boğaziçi köyünün eski ismi Tuzla, oradan gelir. Bize göre onların balıkçılık kültürü daha yüksekmiş o zaman. Onlar bizden önce buralara gelmişler, burada yaşamışlar. Biz Yörük insanlarız, toprağa bağlı olan, hayvancılıkla geçinen bir toplumuz. Denizden yakalanan balıkların korunması, işlenmesi konusunda, onlar bizden daha ileriydi. Tuzlamalar, kurutmalar, çirozlar, ringalar yapımı konusunda onlar bizden öndelermiş.   Mesela balığı dumanla kuruturlarmış, füme yaparlarmış. Güllük dalyanını işletirmişler. Rumlar, burada, kahve işletmişler. Burada iki tane kahve vardı. Bir tanesi Tevfik Kırçın’ın marketinin olduğu, gazete bayiliği yaptığı yer. Kahvenin içine bir kuyu açmışlar. Çıkrıkla gazozları kuyunun içine salıyorlar, gazozları orada soğutuyorlardı. Kahvenin üstünde bir teras vardı. Asma kat. Gemiyle gece gelen yolcular orada sabahlar, uyurlardı.  Rumlar sabit yaşamda güzel örnekler vermişler. Loncalar, mağazalar, yapı mimarileri, taş yapılı binalar(Nazar Restaurant’ın olduğu yer) onlardan kalma. Burada zeytincilik yapmamışlar, Bafa Koca ormandaki tesisler, zeytinlikler onlardan kalma. Çeşmedeki damla sakızcılığı onlardan kalma. Taş yapı işçiliği onlarda çok iyiydi.  Rumlar, o zaman buralarda, gerek zanaatta, gerekse ticarette güzel örnekler vermişler.

-          Dedenizin geçmişinden söz eder misiniz?

-          Dedem Nami Kaptan, Giritlidir. Hanya’da oturmuşlar. Girit-Pire-İtalya-İskenderiye ve Bodrum seferleri yaparlarmış. Navlun taşımacılığı yaparlarmış. Bir kardeşi de, Kati Hasan, O da İngiltere’ye giden bir kalyonla gitmiş, orada kalmış. Bir daha dönmemiş. Haber alamamışlar kendisinden. Buraya gelenler Girit ve İstanköylüdür. Fethiye bölgesine, Antalya bölgesine, Bodrum’a, Ayvalığa, Çanakkale’ye kadar Adalardan gelenleri yerleşirmişler. Nazilli Basma Fabrikasında, İstanköy’den gelen pek çok aileye iş vermişler. Ayvalık’ta, İzmir’de Giritli çoktur. İstanköylüler daha çok güney sahillerine yerleştirilmişlerdir. Büyük annem Afet Gökmen, büyük dedem Berber Mustafa(annemin babası-1. Dünya savaşında Yemen Çöllerinde 7 sene savaşmış) Arapça ve iyi Rumca bilirlerdi. Büyük dedem Nami Kaptan, dedem Mehmet Kaptan ve babam konuşurdu. Bize öğretmediler.  Sisam’dan Kalimnos’tan denizciler dedemin babamın yanına gelirler, kayık muhabbeti yaparlardı. Bu sohbetler saatlerce sürerdi. Çok iyi vakit geçirirlerdi. Oralarda hediye olarak ringa balığı, kuru balık-duman balığı(dumanda kurutulmuş balık), tütün getirirlerdi. Bizimkiler de onlara, hediyeler verirlerdi. Hatta otururlar rakı içerlerdi beraber. Hasan Diken’in kahvesi vardı burada. Orda gramofon çalarken, bu Rumlar, kalkar oynarlarmış.  Bizimkiler de oynarlarmış, karşılıklı. Bu gelen Rumların başında siyah bir şapka vardır. Paçaları kıvrıktır şöyle. Amcam anlatırdı. Adalarda yiyecek bol olmadığı için, nasıl bir ekmeğin arasına köfte kor, yeriz; onlarda tuzlama balıkları ekmeğin arasına koyup yerlermiş.

-          Yahudiler de burada yaşamış sanırım…

-          Burada Lütfullah Emin Kitapçı, zımpara madeni işletti ve limandan yükleme yaparak ihracatını gerçekleştirdi. Daha önce Yahudiler ve İngilizler, kapitülasyonlar döneminde, Osmanlının son zamanlarında, burada maden işletmeciliği yapmışlar. Mesela, Sahil Güvenliğin yanında benim de daha önce tersane olarak kullandığım, balıkçı barınağının yanındaki yeri Mişon isimli bir Yahudi’den almış. Eski Belediye binası sonra Yüksek Okul olan binayı geçince burundaki bina, Lütfullah Kitapçı’nın malikânesiydi. O bina da Mişon’dan satın alınmış. Ben tapu kayıtlarını gördüm burasının. Eski sahibi Mişon olarak görünüyor. Sonra bir gün Milas Adliyesinde, Mişon’un varisleriyle karşılaştım. Tapu kayıtlarında, o bizim eski tersanenin yanındaki yer, balıkçı barınağına kadar Mişon’un çıktı. Varisleri bu yeri hak etti. Balıkçı barınağının yanındaki sıra dükkânlar, hep Mişon’un yerinde çıktı.

Nevzat Çağlar Tüfekçi

www.milasbilgi.com

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

RESİM GALERİMİZE BAKABİLİRSİNİZ:



Favori Sosyal Sitelerde Paylaş.
|
 

Dil Çeviri

Turkish Afrikaans Albanian Arabic Armenian Azerbaijani Basque Belarusian Bulgarian Catalan Chinese (Simplified) Chinese (Traditional) Croatian Czech Danish Dutch English Estonian Filipino Finnish French Galician Georgian German Greek Haitian Creole Hebrew Hindi Hungarian Icelandic Indonesian Irish Italian Japanese Korean Latvian Lithuanian Macedonian Malay Maltese Norwegian Persian Polish Portuguese Romanian Russian Serbian Slovak Slovenian Spanish Swahili Swedish Thai Ukrainian Urdu Vietnamese Welsh Yiddish